29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ölümcül hastalık: Kibir

Tıp ne kadar ilerlemiş olursa olsun, uzun ve sağlıklı bir yaşam her insan için garanti altına alınamıyor. Bazı insanlar biraz genetik biraz da yaşam tarzlarının sonucu olarak genç denilebilecek yaşta yaşamlarını yitirebiliyor. Organizasyonlar açısından da durum pek farklı değil. Ayrıca organizasyonlar insanlarla karşılaştırıldığında çok daha çeşitli ve tehlikeli hastalıklara yakalanabiliyor ve bu yüzden de yaşamları insanlara göre çok daha kısa sürüyor.

Organizasyonların yaşam sürelerinde patron ve üst düzey yöneticilerinin tarz ve davranışları her şeyden daha belirleyici oluyor.

 

Organizasyon deyince...

Organizasyon deyip geçmeyin. Biri batar biri çıkar gibilerinden konuyu basite indirgemeyin. Organizasyonların kalıcılığı ve sürekliliği bir toplum açısından çok önemli unsurları içinde barındırıyor. Konuyu yalnızca sermayerdarların kişisel servetlerini artırması açısından değil yatırım yapılan varlıklar, istihdam edilen çalışanlar, üretilen bilgi birikimi, bu organizasyona mal ve hizmet sağlayan tedarikçiler açısından değerlendirdiğimizde yok olan bir organizasyonun  ekosisteminde yarattığı deformasyonun önemi tüm çıplaklığı ile görülebiliyor.

Günümüzde iş yaşamında başarıyı yakalamak çok zorken ve birçok girişimci bunu başaramadan pes ederken, başarıyı elde etmiş ve bunu sürekli kılmış girişimcileri bulmak neredeyse imkansız bir hal alıyor. Bu durum, başarılı bir girişimci olmak için gerekli olacak kişisel meziyetler ile başarıyı yakaladıktan sonra organizasyonun sürekliliğini sağlayacak meziyetlerin birbirinden farklı olması hatta birbiri ile çelişmesinden kaynaklanıyor. Diğer bir deyişle işin kuruluş ve gelişme döneminde girişimciye başarıyı getiren tutum ve yaklaşımlar, organizasyonun olgunlaşma  döneminde aynı olumlu etkiyi vermiyor aksine organizasyonun sonunu dahi getirebiliyor.

Başarılı girişimcilere başarının formülünü sorduğunuzda neredeyse hepsi çok çalışmak teması üzerinde hem fikir oluyorlar. Bu yanıt “işi tutkuyla sevmek” anlamına geliyor ki, konu üzerinde biraz kafa yorduğunuzda  bu yanıtın oldukça mantıklı olduğunu görebiliyorsunuz. Nitekim bir şeyi tutku ile sevdiğinizde tüm önceliğiniz o şey oluyor ki, o şey de ruhunuzun en temel parçası haline geliyor.

 

İşinin uzmanı

Girişimcileri başarıya götüren bir diğer unsur ise yaptığı işte uzman olmak. İşi ana hatlarıyla bilmenin ve yapmanın ötesinde, işin kitabını yazacak noktaya gelmek, sektöründe en iyiler arasında anılmak uzmanlaşmanın bir ölçüsü olarak değerlendiriliyor.

Tutku ile işini sevmek ve konusunda uzmanlaşmak başarıya ulaşmanın en kritik unsurları olsalar da, başarıyı yakalayan girişimcilerde bu özellikler asgariden bulunuyor. Ancak girişimcileri zirveye taşıyan bu iki unsur, o kişinin zirveye çıkardığı organizasyonun orada kalmasını sağlayamıyor. Başarıya ulaşıp orada kalmanın gizli formülü başkalarını dinlemekte, yaptıkları hataları fark edip ders çıkarmakta, en kısa tabiriyle açık fikirli olmakta, “kibirli olmamakta” yatıyor.   

Binlerce patron ve profesyonel üst düzey yönetici başarının basamaklarını üçer beşer hızlıca tırmanıp bir anda kendilerini zirvede bulduklarında kibir denen ölümcül hastalığa yakalanıyorlar. Hastalığa yakalanmalarının en temel nedeni bu tarz kişilerin çoğunun zirveye çıkarlarken genelde tek başlarına hareket edip bu başarıyı kendi çaba ve özelliklerine mal etmeleridir. Bu da “ben bu iş için yaratılmışım benden başkası bu işi yapamazdı” duygusunu beraberinde getiriyor.  

Bu yüzden birçok başarılı patron ve üst düzey yönetici tek başına karar almayı alışkanlık haline getirdikleri için ekiplerini yalnızca söyleneni yapacak kişilerden oluşturuyorlar. Bu tarz kibirli patronlar ve üst düzey yöneticiler, farklı görüşleri olan, bu görüşleri söylemekten çekinmeyen ve çoğu zaman da görüşlerinde haklı çıkan yöneticilerle çalışmaya dayanamıyorlar. Çünkü bu durum onların egolarını zedeliyor ve bu tarz yöneticilerle uzun süre çalışamıyorlar. Bununla birlikte kibirli patron ve yöneticiler “vitrin olması” açısından iyi eğitim görmüş, önemli deneyimler kazanmış yöneticileri yanlarından ayırmıyorlar ve onlara iyi ücret ve olanaklar sunuyorlar.  Ancak bu kişileri karar süreçlerinde bir danışman olarak dahi kullanmayıp yalnızca iş yapacak ya da şirketi bir yerlerde temsil edecek pozisyonlar olarak görüyorlar.

 

Kaçınılmaz son...  

Lugatında istişare yazmayan bu tarz patron ve üst düzey yöneticiler buldozer yapıları sayesinde tutku ile bağlandıkları işlerini bir yere kadar getirip sonunda tıkanıyorlar ve beraberinde işlerinin de geleceğini tıkıyorlar. Gelinen noktaya saplanıp bir adım öteye gidemediklerinde sinirlenip gaza daha çok bastıklarında bu sefer mevcut iş organizasyonlarına kalıcı ve ciddi zararlar verebiliyorlar. Ardından kaçınılmaz son için kader ağlarını örmeye başlıyor.

 

Vehbi Koç örneği

Tabii ki tüm girişimciler böyle değil. Nadir de olsa bazı girişimciler istişare etmeye çok açıklar, karar almadan önce çevresindeki kıymetli yönetici ve uzmanlardan görüş ve öneri alıyorlar. Topladıkları bu verileri, sağduyuları ve doğuştan gelen girişimcilik özellikleri ile harmanlayarak nihai kararı kendileri veriyorlar. Bu tür girişimcilerin yanlarında değerli ve çok yetenekli profesyoneller yetişiyor ve bu profesyoneller kariyerlerinin önemli bir kısmını bu kişi ile birlikte geçirmekten büyük keyif alıyorlar. Bu tür girişimcilerin de kurduğu organizasyonlar sürekli büyüyor, gelişiyor ve uzun yıllar yaşıyor.  Benim de kariyerimin bir kısmını geçirdiğim, tanışma ve uzaktan da olsa yaklaşımlarını görme ve hissetme şansını bulduğum Vehbi Koç da, istişare eden nadir girişimcilerden biriydi. Kurduğu ve geliştirdiği şirketler grubu, kurumsallaşma adına ülkemizde bu konuda uğraş verenlere çok önemli bir örnek teşkil etti.

Kurduğu organizasyonun sürekliliğini arzu eden ve bunu nasıl başaracağını arayan girişimciler Vehbi Koç’un tarz ve yaklaşımlarını anlatan kitapları okuyarak kendilerine iyi bir yol çizebilirler.

Kitapların sonunu söylemek gibi bir huyum olmamakla beraber, birçok girişimcinin başkasından birşeyler öğrenecek zamanı olmadığını –belki hevesi demem daha doğru olurdu- bildiğim için bu kitaplardaki ana fikri bir seferlik olsun sizlerle paylaşmak isterim: Süreklilik için; kibiri, ben bilirimi bir tarafa bırakın; başkaları ile istişare edin; çevrenizde görüşlerini sizlerle paylaşmaktan çekinmeyen yöneticiler barındırın, onların eleştrilerine kulak kabartın, eleştirilerin arkasında art niyet aramayın. Dünyada değişim son sürat devam ediyor. Kimse tek başına bu değişimi takip edemez ve kritik kararlara imza atamaz.

 

Hüseyin ADANALI

 

 

IS HAYATINDA DUYGUSAL ZEKA

IS HAYATINDA DUYGUSAL ZEKA

Carnegie Teknoloji Enstitüsü’nde 10.000 kişiye ait veriler analiz edilerek, başarının yüzde 15’inin yapılan işle ilgili bilgi ve beceri geliştirme çalışmalarına, yüzde 85’inin de kişilik faktörlerine, insanlarla başarılı ilişkiler kurmaya bağlı olduğu görülmüştür.

Harvard Üniversitesi Mesleki Yönlendirme Bürosu, işten atılan binlerce kadın ve erkek üzerinde bir çalışma yapmış ve görevini yapmadığı için işine son verilen bir kişiye karşılık, iki kişinin insanlarla iyi ilişkiler kuramadığı için işten atıldığını ortaya çıkarmıştır.

Bu oran, Dr. Albert Edward Wiggam’ın, “Kendi Beyninizi Araştırın” isimli sütununda belirttiği gibi, daha da yüksek olabilir. Bir yıl içinde işinden olan 4.000 kişiden sadece yüzde 10’u, yani 400’ü verilen işi yapamadıkları için işten çıkarılmış. Yüzde 90’ının, yani 3600’ünün ise diğer insanlarla başarılı ilişkiler kurma kabiliyeti edinememiş olmaları sebebiyle işlerine son verilmiş.

Bu rakamlarda gösteriyor ki 1995 yılında Daniel Goleman tarafından yazılan “Duygusal Zeka” kitabı ile önemi ortaya konan kavram, iş hayatında da çok önemli.
İş hayatı ve duygusal zeka birlikte düşünüldüğünde akla öncelikle her yönüyle daha insancıl bir iş ortamı ve daha çok sayıda tatmin edilmiş müşteriler geliyor. Bu çerçevede düşündüğümüzde hemen akla gelebilecek pratik uygulamalar olarak şunları sıralamak mümkün.

  • Anlaşmazlık Çözümü: Bu kavram öncelikle anlaşmazlık çıkmasını önleme kabiliyeti, anlaşmazlıklar ile ilgili geri bildirimlerin değerlendirilmesi konularını kapsar. Bu konuda müşterilerin yanısıra çalışanların duygularınında ne kadar önemli olduğu göz ardı edilmemelidir.

 

  • Müşteri Memnuniyeti: Araştırmalar, insanları en çok motive eden konun “insanlara önemsendiklerini hissettirmek” olduğunu göstermiştir. Müşterileriniz ve çalışanlarınız dinlenildiği, anlaşıldıkları, yardım gördükleri, hizmer aldıkları saygı ve değer gördükleri hissini vermek çok önemlidir.

 

  • İşe alım ve iş değiştirmeler: İşe alımlarda çok farklı yöntemler, araçlar, ölçekler ve testler kullanılmaktadır. Bu tür araçlar hem işe alım personeline, hem de adaylara uygulayarak gerekli tedbirleri almak mümkündür. Konu ile ilgili ABD Silahlı Kuvvetlerinden çok güzel bir örnek var. Sorun; Hava Kuvvetlerine yeni alınan personelin verilen eğitimi müteakip görev alacakları üslere gönderildikten kısa bir süre sonra uyum sağlayamıyarak işten ayrılmak istemeleridir. Bu personelin oranı zaman zaman %50 yi bulmaktadır. Bu tür personel ayrılmalarının Hava Kuvvetlerine kişi başına maliyeti 30 bin doları bulmaktadır. Asker alma Dairesi, bir danışmanlık şirketine başvurarak asker alma merkezlerinde çalışan 1171 kişiye “duygusal zeka testi” uygulamıştır. Test sonuçlarının değerlendirilmesinden sonra işe alım personeli eğitimden geçirilerek yeniden teşkilatlandırılmış ve duygusal zekanın esas alındığı bir işe alım mülakatı devreya sokulmuştur. Bu tedbirlerinin bir yıl uygulanması sonucunda görevde kalma oranı dünya çapında %92 artmıştır. Bu da Hava Kuvvetlerinin tahminen 2.700.000 dolarlık bir tasarrufu demektir. (Daha sonra da Deniz Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri benzeri projeleri uygulamııştır.)

 

  • Eğitim: Çeşitli sektörlerde ve çeşitli kademelerde çalışanlara gerek kişisel gelişim, gerekse teknik anlamda aldırılan eğitimlerin çalışanların duygusal zeka seviyelerini dolaylı yollardan yükselttiği değerlendirilmektedir.

 

  • Kurum Kültürü: Çalışanların kendilerini güvende ve önemli hissettikleri, üretken, motive olmuş, saygı duyulan ve değer verilen bireyler olarak hissettikleri bir ortam yaratılması etkili bir kurum kültürü yaratılması konusunda önemlidir. Bu çabalar yüksek duygusal zekalı kurumların yaratılmasında katkı sağlayacaktır.

 

  • Hedef Belirleme: Kişisel ya da kurumsal hedef belirleme çalışmaları esnasında duyguların dikkate alınması belirlenen hedefe doğru yapılacak yolculuğu ve bu yolculuğun başarısını önemli ölçüde etkiler. Kurumsal hedef belirlemede belkide en önemli hususlardan biri de “takip ve kontrol”dur. Müşteri ve çalışanların görüşlerini ve geri bildirimlerini takip ve değerlendirme önem kazanmaktadır.

 

  • Sağlık Masraflarını Uzun Vadede Azaltılması: Korku, üzüntü, endişe ve stres gibi olumsuz duyguların bağışıklık sisteminin işleyişini zarar verdiği artık tartışılmaz bir gerçektir. Yoğun olumsuz duygular, kan basıncının arttırır, kalp krizi riskini yükseltir, iyileşme süresini uzatır, migren türü baş ağrısı yapar ve kanser riskini arttırır. Diğer tarafta duygusal desteğin ve duygusal iyilik halinin sağlığımıza gözle görülür yararı vardır. Bir araştırmaya göre, haftada bir saat duygusal destek olan ölümcül kanser hastaları almayanlara göre iki kat daha fazla yaşamışlardır.

 

  • Liderlik: Yüksek Duygusal Zekalı bir lider öncelikle duygusal olarak farkındalığa sahiptir. Bu onun duygularının farkında olduğu, karar alma ve insanları yönetme alanlarında duygularından aldığı bilgiyi etkin olarak değerlendirdiğinin göstergesidir. Bunların devamında da başkalarının duygularını okuma kabiliyetinide iş yaşamına yansıtır. Tüm bunlar çevresi ile kalıcı ve iyi ilişkiler kurmasına katkı sağlar.

 

  • Üst Düzey Yönetim: Üst düzey yönetimin duygusal zeka düzeyi ve bunu kullanabilme becerisi kurum açısından hayati önemdedir. Yönetici duygulara değer verirse, diğer yöneticiler ve çalışanlar da duygulara değer vereceklerdir. Araştırmaların gösterdiğine göre duygular bulaşıcıdır. Bu yüzden yöneticiler iyimser, kendine güvenen, yaratıcı, esnek, bağışlayıcı, saygılı ve şefkatli olabilirlerse, çalışanlarda benzer biçimde davranışa yatkın olacaklardır. Araştırma ayrıca, duyguların yukarıdan aşağı doğru aktığına işaret eder, bu yüzden daha üst konumda olup elinde gücü bulunduranların etkileyiciliği daha fazladır.


Bildiğiniz gibi, bu konuda iyi haber duygusal zekanın öğrenilebilir, geliştirilebilir olmasıdır.
Bunu gerçekleştirebilmek için ise birinci basamağın “farkındalık” olduğu unutulmamalıdır.

Bu yazım, Kariyer.net KARIYER Dergisi Temmuz 2009 sayısında yayımlanmıştır.
http://web4.kariyer.net/kariyerdergi/kariyerDergi.kariyer?arn=&sid=&mg=200907