31 Ekim 2009 Cumartesi

El Yıkamak Bir Sanattır


Ellerinizi yıkayarak bir çok hastalığı önleyebilirsiniz..

Gün boyunca çeşitli kaynaklardan (insanlarla temas, yüzeylere dokunma, gıdalar, hatta hayvanlar ile temas) ellerimize mikroplar bulaşıyor. Eğer ellerinizi yeterince sık yıkamazsanız, bu mikropları gözünüze, burnunuza ya da ağzınıza bulaştırarak hasta olabilirsiniz.

Soğuk algınlığı, grip, mide ve bağırsak sorunları, ishal gibi hastalıklar ellerin iyi yıkanmaması nedeniyle bulaşan mikroplardan oluşuyor. Birçok insan, soğuk algınlığını kolay atlatırken, grip ise daha ciddi olabiliyor. Grip olan insanda, özellikle yaşlılarda ve kronik sağlık problemleri bulunanlarda grip, zatürreye dönüşebiliyor.

Yetersiz el yıkama, ayrıca, 'e.coli ve salmonella' gibi gıdayla ilişkili mikropların yayılmasına neden oluyor. Amerikan Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, her yıl 76 milyon Amerikalı'nın gıdalarla ilgili hastalıklara yakalandığını ve yaklaşık 5 bin kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Hastalıkların diğer belirtileri arasında bulantı, kusma ve ishal yer alıyor.

Uygun el yıkama tekniği

Uygun el yıkama teknikleri arasında ellerinizi sabun ve ılık suyla yıkamak ya da el temizleyicisi ile temizlemek bulunuyor. Antibakteriyel mendiller de sabun kadar etkilidir, ancak el temizleyiciler kadar iyi değil.Antibakteriyel sabunlar, daha popüler olmaya başladı. Çünkü mikropları öldürmede normal sabunlardan daha etkili değil.

Ellerinizi ne zaman yıkamalısınız?

Tuvaleti kullandıktan, bebeğinizin altını değiştirdikten, hayvanlara ya da hayvan pisliğine dokunduktan sonra, yemek hazırlamadan önce ve sonra, özellikle çiğ et, tavuk ya da balığa dokunmadan önce ve dokunduktan sonra; yemek yemeden önce, burnunuzu temizledikten sonra; elinize öksürdükten ya da hapşırdıktan sonra; yara veya kesiklerinize ilaç sürdükten sonra; hasta veya yaralı bir insanla temas ettikten sonra; çöpü dışarı attıktan sonra; kontak lenslerinizi takmadan ya da çıkarmadan önce; havaalanında, tren istasyonunda ve restoranlarda halka açık dinlenme salonlarını kullandıktan sonra ellerinizi mutlaka yıkamalısınız.

Çocukların da ellerini yıkamaya ihtiyacı var

Çocuklarınıza, ellerini güzelce ve sık sık yıkamalarını söyleyerek onları hastalıklardan koruyabilirsiniz. Onlara el yıkama alışkanlığı kazandırmak için örnek olun. Ellerinizi çocuklarınızla birlikte yıkayın ve çocuklarınızın ellerini nasıl yıkadığını denetleyin. Ellerini yıkamasını hatırlatan bir kart hazırlayıp, banyoda onun göz hizasına yapıştırabilirsiniz.

El yıkamak, küçük çocuklar için daha da önemlidir.

Eğer çocuğunuz 3 yaşından küçükse solunum ve bağırsak hastalıklarının oluşma riski daha yüksektir. Ayrıca bu hastalıklar kolayca ailenin diğer üyelerine ve çevredekilere bulaşabilir.

Çocuğunuzun sağlığını korumak için evinizdeki hijyen ortamının iyi sağlandığından emin olun. Çocuklarınıza ellerini sadece yemeklerden önce değil, gün içinde birçok kez yıkaması gerektiğini öğretin. El yıkamak çok fazla zaman almaz, fakat hastalıkları önlemek için büyük bir ödüldür.

Sabun ve suyla uygun el yıkama

Su ve sabunla ellerinizi uygun bir şekilde yıkamak için: Ellerinizi ılık suyla ıslatın ve sıvı sabunu dökün ya da temizleyiciyle temizleyin. İyice köpürtün. En az 15-20 saniye boyunca iyice ovalayın. Parmaklarınızın arasını, tırnaklarınızın altını, bileklerinizi, avuç içlerinizi iyice yıkayın. Sonra iyice durulayın, tek kullanımlık kağıt havluyla ellerinizi iyice kurutun. Musluğu kapatmak için havlu kullanın.

 

27 Ekim 2009 Salı

Her şeyi çürütür zaman

 

Kalplerimizin kuytu yerlerinde bize özel sığınaklar vardır; o sığınakların gündemleri, hayatın hay huyundaki vasat gündemlerle örtüşmez…Orada bazen buruk, ağlamaklı, bazen de kasırgalar gibi dolaşır durur düşlerimiz.

Kalplerimizdeki düşleri üşüttüğümüzde, ateşi bilincimizi sarar ve o ateş, giderek içimizin sokaklarında bir kaos başlatıp iç barışımızı bozar.

O zaman ya düşlerimizin iniltilerini teskin edip o ateşi düşürmemiz veya hep acıyan, acıtan o ateşle ve içimizin sokaklarındaki tedirgin sorularla yaşamayı kanıksamamız gerekir.

Çünkü düş oldukça peşi sıra insandır; çünkü en çok düşlerimizin bize hesap sormaya hakkı vardır.

Sonra kalplerinizin kuytu yerlerindeki sığınaklarda kendi kendimize telkin ve terapi seans-larıyla bekleriz…Bekleriz…İnsanı, aşkı, olmayı, onarılmayı ve zamanın açtığı yaraları yine zamanın sarmasını bekleriz. Düşlerimizin başucunda bir tüfek gibi dikilerek bekleriz. Küçük nehirlere burun kıvırır ve hep okyanuslara ait olduğumuza inanırız…

Düşüp kaldığımız ya da itilip unutulduğumuz derin, karanlık kuytularda sabırsız ve tedirgin kederlerle beklerken, küçük sevinçler, küçük yolculuklar hep bir kenarda durur, hep erteleriz…O kitabı sonra okuyacak, akşam yürüyüşlerine sonra çıkacağızdır; hele şu işimiz de bitsin, filancalar gelip gitsindir, elbette zaman olacaktır...Her şey, her şey yoluna girdiğinde yapılacak, söyleyeceklerimiz bile sonra söylenecektir.Sonra...Sonra!

Derken zaman, yani o büyük ve gizemli güç, hayatın düşlerimizin gerisindeki kırıntılar olduğunu anlatır bize.

Belki okyanuslara gider, kasırgalarla boğuşur, ama bir damlaya yenilip döner ve zamanın, hep ertelediğiniz ne çok şeyi nasıl öğüttüğünü, küçümsediğimiz nehirleri nasıl kuruttuğunu; ihmal ettiğimiz küçük sevinçlerin, sevgilerin nasıl solduğunu ve ileride, bir gün yürümeyi düşündüğünüz ıssız yollara devasa binaların inşa edildiğini fark edince, tıpkı bir İspanyol atasözünde olduğu gibi,“Don Kişot olmaya giderken, evimize bir Şanso Panço olarak dönmek”le kalmayıp, burun kıvırdığımız o küçük şeyleri de büsbütün yitirdiğimizi görürüz.

Çünkü avuçlarına bırakılan dostlukları, sevgileri çürütür zaman.Çünkü zamana rüşvet veremezsiniz, çünkü kendinizi ikna etseniz de zamanı edemezsiniz…

Yaşadığımız gezegen milenyumu kutlarken, ben o tarihte“düşünce suçu” mahkumi-yetlerimin bir yenisi için bir cezaevindeydim.Diktörtgen bir gökyüzünün altında ikinci baharımdı.Yirmili yaşlarında siyasal suçlardan mahkum olmuş altı yedi kişiyle birlikte kalıyordum.

Koğuşumuzun havalandırmasında bazalt taş duvarlar, bir basketbol potası, koridorlarda küf

kokusu,kasvet ve karanlık, dışarıda ise kışkırtıcı bir bahar vardı...

O bahar, koğuş pencerelerinin tam karşısındaki avlunun taş duvarlarına boydan bo-ya sarmaşık ekmeye karar verip, ceplerine üç beş sıkıştırdığım gardiyanlara rica minnet poşetler dolusu toprak getirttik.Duvarın dibine yığdığımız toprağa geniş suntalarla çevreleyip sarmaşık tohumlarını ektik.

Birkaç ayda gelişip uzayan sarmaşıklar, havalandırma duvarında çivilere çaktığımız iplere boylu boyunca sarılmakla kalmayıp, kimileri duvarları aşarak dışarıya göz kırpma-ya başladılar.

Ancak koğuştakiler, şarmaşıklar yüzünden basketbol oynayamıyor ve o bana arada bir tedirgin bir sesle:“Top oynayabilsek çok iyi olurdu hani,” diye mırıldanıyorlardı...


Yeni bir sonbahar geliyordu ve biz, bütün kışı tabut gibi daracık bir koğuşta balık istifi geçirecektik.Bu yüzden bir tercih yapmak zorundaydık.

Bir gün ranzalarına uzanmış koğuş arkadaşlarıma dönüp,”Sarmaşıkları artık sökebiliriz,"

dedim…Onlar ranzalarından sıçrayıp sevinçle avluya yöneldiklerinde, ben de o infazı görmemek için cezaevi kütüphanesine gittim.Bir saat kadar sonra döndüğümde, koğuştakiler sarmaşıkları yolup toprağıyla birlikte bir köşeye istif etmiş, keyifle top oynuyorlardı.

Beni görünce bir an duraksayıp yüzüme mahcup bir ifadeyle baktılar.Ben de gülümsemeye çalışarak:”Sorun değil çocuklar, kışın nasılsa kuruyacaklardı,”dedim...Sonra gün be gün büyüttü-ğüm sarmaşıkların bir köşede büzüşüp kalmış cesetlerine burkularak bakarken, küçük, siyah tohumları dikkatimi çekti.O tutsak ve ölü sarmaşıklar, gövdelerinde bıraktıkları tohumları atıldıkları yerden sanki bir vasiyet gibi sunuyorlardı...

O tohumları bir kalem kutusuna bırakırken, onları bir gün, dışarıda diledikleri gibi büyüyebi-lecekleri bir alanda ekeceğime kendi kendime söz verdim…

Zaman geçti, içeriden çıktım.Sonraki üç yıl oturduğum evlerin hiçbiri o sarmaşık tohumlarını ekmeme uygun olmadı.Arada bir onları barıktağım kalem kutusunu açıp bakıyor, o tohumlara dokunuyor ve bir gün her tohumun artık dışarıda, özgürce bir evin duvarlarını nasıl da boylu boyunca kaplayacağını düşlüyordum…

Dördüncü yıl taşındığım müstakil evde bir ilkbahar, o tohumları evimin duvarının ön cephesindeki toprağa ektim.Üç günde bir sulayıp sabırla bekledim…Bekledim, fakat filizleri bile görünmeyince, dört yıl boyunca sakladığım sarmaşık tohumlarının çürüdüklerini anladım…

Şimdi dönüp geriye, upuzun yıllara bakıyorum; aşklar vardı, dostlar vardı, gidilecekti…Söyleyeceklerim aklımın, yazacaklarım kalemimin ucundaydı; kalbimin ve zamanın avuçlarından nasıl da kayıp gittiler…

Gittiler….O dostlar, şimdi görmek istediğim dostlar değil, eskiden okuyacağım kimi kitaplar artık okumayacaklarım, o yıllar yapmak istediklerim şimdi yapmayacaklarım…Örneğin, eskiden kalabalık olmak isterken, şimdi yalnız kalmayı yeğliyorum.Beğenilerim, tutkularım, rüyalarım, yaşam üslubum bile değişmiş...

Oysa tam sorunlarımı çözdüm, işte oturdum ve artık gidebilirim derken, bir baktım ki gitmek istediğim pek fazla yer de kalmamış…

Bu yüzden siz olun, tutkularınızı, düşlerinizi, sevgilerinizi ve yolculuklarınızı hiç ertelemeyin; çünkü çürürler.Çünkü dokunduğu her şeyi çürütür zaman.Her şeyi...Her şeyi çürütür zaman...

Yılmaz Odabaşı